12 Aralık 2010

Kaplumbağalar da Uçar (Lakposhtha Ham Parvaz Mikonand)

Yönetmen:Bahman Ghobadi

"En iyi film-Altın İstiridye" (52.San Sebastian Film Festivali) "Barış filmi ödülü”(Berlinale-2005)
"Jüri özel ödülü"(40.Chicago Film Festivali)
"Jüri özel ödülü"(2004 Tokyo Filmex Festivali)

2004 yapımı olan ve İran - Irak ortak yapımı olan filmde; Amerika'nın Irak'a müdahalesinden hemen önce, Türkiye - Irak sınırındaki bir mülteci kampında yaşayan ve mayın tarlalarında büyüyen, hiç çocuk olamamış ama büyümeye de fırsat bulamamış, dünyadaki yaşıtlarından çok farklı şartlar altında yaşayan bedenlerin hikayesi anlatılır. Bilhassa savaş sonrası çekilmesi sebebiyle; savaşın, toplum ve bireylerde (özellikle çocuklarda) sebep olduğu yıkımlara değinilir.
Kamptaki çocukların hayranlığını kazanmış olan Satellite’in liderliğinde toplanan tehlikeli kara mayınları, burada yaşayan çocukların tek geçim kaynağıdır. Kampa yeni gelen, savaşta yağmalama esnasında uğradığı tecavüz sebebiyle yaşamını sonlandırmaya çalışan fakat sorumluluklarıyla boğuşan  küçük  kız çocuğu 14 yaşındaki Agrin’e aşık olan Satellite, onun gözleri görmeyen küçük oğlu ve her iki kolunu da bir patlamada kaybetmiş abisinden oluşan ailesine yardım etmeye çalışır. Ancak acımasız koşulların içerisinde büyüyen, tecavüz sonucu dünyaya gelen oğlunun varlğı sebebiyle  Agrin’in tek isteği ölmektir.
Film sahnelerinden birinde Amerikanlar gelmektedir, halkta bir silahlanma söz konusudur.Satellite pazara gider ve “Amerikanlar geliyor bize gaz maskesi verin” der.

"Şu Amerikan işi olanlardan! "..

Bahman Ghobadi’nin yorumu:
“Amacım süper güçlerin ağır silahlarını Irak’a göndermesine sembolik ama sanatsal bir karşılık vermekti. Taşıdığım küçük DV kamera ile, birkaç hafta Bağdat’ta ve diğer şehirlerde gördüklerimi kaydettim.İran’a döndükten sonra beni Irak’ta mutsuz eden her şeyin filmini yapmaya karar verdim: Mayın tarlaları, sakat çocuklar, yakınlarını kaybetmiş insanlar, gitgide artan huzursuzluk... Savaş sanki yeni başlamış gibiydi. Irak’ta çekim izni almam üç ay sürdü. Küçük bir ekiple çekim yaptık. Dünya televizyonları savaşın bittiğini anons ediyordu, bense başrolünde Bush, Saddam ya da başka bir diktatörün olmadığı bir film çekmeye başlamıştım. Savaşın sonunda bu liderler dünya çapında medya yıldızıydılar. Kimse Irak halkından bahsetmiyordu. Halka ait bir tek resim yoktu. Sadece bir sürü gereksiz görüntü dönüp duruyordu. Bu filmde Saddam ve Bush yardımcı oyuncular. Öte yandan Irak halkı ve sokak çocukları başrolü oynuyor.Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum.”

Born İnto Brothels (Kalküta’nın Çocukları)

Yönetmen:Zana Briski & Ross Kauffman
Filmdeki kamera takip halinde; Red Light District'i simgeleyen kırmızı bir lamba, fonda sıvası yıpranmış bir duvar ve ampulün etrafında uçuşan sinekler..
New York’lu fotoğrafçı Zana Briski Hindistan-Kalküta'da Red Light District bölgesinde çalışan kadınların fotoğraflarını çekmek için başlar projeye, onlarla yaşadığı süreç içerisinde oradaki çocuklarla arkadaşlık kurar ve güvenlerini kazanır. Bir süre sonra bu çocuklara fotoğraf eğitimi vermeye başlar. Çocukların inanılmaz yetenekleri ile; çocuk gözünden sokak manzaraları, günlük yaşamdan enstantaneler ve kendi portreleri yaşam dolu biyografik bir belgesel olarak ortaya çıkar. Kalküta’nın genelevler mahallesinde yaşayan bu unutulmaz çocukların dünyaya yepyeni gözlerle bakmayı öğrenmelerinin çarpıcı ve duygu yüklü öyküsüdür.
Hikayenin kahramanları yaşları 10 ile 14 arasında değişen sekiz çocuk; Avijit, Gour, Kochi, Manik Puja, Shanti, Suchitra ve Tapasi..Çocukların fotoğraflar hakkındaki yorumları, ailelerine bakış açıları, hayattan beklentilerini anlatırken sarf ettiği cümlelerdeki yalınlık, samimiyet insanı şaşırtır. Her biri yaşları dolayısıyla içinde bulunmaları gereken masumiyetin çok ötesindeler. Yaşama inat, safiyane ama zengin dünyaları ile çaresizliklerini bilgece kabullenişleri insana çocuk olduklarını unuttururken sahile yaptıkları gezideki sevinçleri, denizi görünce yaşadıkları coşku ise çocuk olduklarını yeniden hatırlatır insana..
Halbuki çocuklar gelecek korkusu içindedirler, seks işçiliği anadan-kıza geçer, hiçbir okul bu mahalleden çıkan çocuklara eğitim vermez, ev temizliği gibi işlerde çalıştırılırlar. Briski, çocukları daha iyi bir geleceğe sahip olabileceklerine inandırıp okullara yazdırmaya çalışır, bizzat aileleri ikna eder, belgeler için bürokrasiye takılır ve okullara çocukları yazdırabilmek için uzun uzun dil dökmek durumunda kalır.
Avijit: "Geleceğimde umut göremiyorum"
Hayat şartlarındaki güçlüğün pek de etkilemediği neşeleri ve coşkuları Briski'nin hayatlarına girişiyle iyice artar. Akla gelebilecek en elverişsiz ortamda yetişmeleri sebebiyle kendi hayatlarına çıplak gözle bakmaktan yorulmuş çocuklara, dışarıdan bakabilecekleri bir araç verildiğinde ortaya çıkan güzelliklerle çocukların aslında neler yapabileceğini, hayal güçlerinin, yeteneklerinin ve zekalarının boyutunu anlatır.
Bir fotoğrafın bir çocuğun hayatında neler değiştirebileceği gözlemlenir. Aslında hayatı akışına bırakmamak gerektiğini, çabalamak gerektiğini gösteriyor bize, kaderleri belli olan çocuklara umut ışığı olan fotoğrafçı bir kadın, Zana Briski. Abidin Dino'nun mutluluk resmi ise tüm zorlukların içerisinde umut vericidir.. 
Ünlü fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson der ki; "Saniyenin bir diliminde bir olayı ve nesneleri organize olmuş formlar halinde görmek o olaya gerçek anlamını yüklemektedir."
Ne dersiniz çocukların çektikleri fotoğraflar olaylara yeterince gerçeklik yüklemiş mi?(!)

Büyük Adam Küçük Aşk

Yönetmen: Handan İpekçi
2001’de çekilen Türkiye-Yunanistan-Macaristan ortak yapımı film, aynı coğrafyayı paylaşan insanların dilleri farklı olsa da sevginin dilinin aynı olduğunu, 75 yaşındaki yargıç emeklisi Rıfat Bey ile yakınlarını bir polis operasyonunda  kaybeden  küçük   Kürt  kızı Hejar’ın öyküsünü anlatıyor.
Aynı evde iç içe yaşarken, birbirine bu kadar yabancı kalmış, tanışmamış ve tanıştırılmamışların hikayesidir..
Rıfat Bey’in karşı dairesinde militan görünüşlü ve polisi görünce silaha sarılan 2 kişi, onlara yardım etmeye çalışan bir avukat, ve amcası tarafından yoksulluktan kırılmasın diye o avukata bırakılan Hejar vardır. Evden üç ceset çıkarken Hejar saklandığı dolabın kapağını açar ihtiyatla, çatışmanın izleri vücudunda yürür, yargıcın temizlik işlerini yapan Sakine görür onu önce, sonra da Rıfat Bey. Evine alır küçük Hejar’ı ama Kürtçe konuşmaya başladığı an Rıfat Bey’in gözünde bir çocuk olmaktan çıkar. Kolundan yaralanmış, ölesiye korkmuş bir çocuk değildir artık o, bütün varlığı bir yana o bir Kürt’tür. Rıfat Bey ise öylesine milliyetçidir ki aslında bir Kürt olan Sakine bile Rıfat Bey’in korkusundan kızla Kürtçe konuşamaz. Dillerini bilmediği daha önce hiç tanımadığı insanların arasında yalnızdır Hejar..
Emekli yargıç son derece otoriter, cumhuriyet ilkelerine ziyadesiyle bağlı, milliyetçi duyguları hat safhada ve yalnız…Küçük bir kız, Kürt, olabildiğine inatçı, kimsesiz ve yalnız…Hejar köyünde anasını, babasını, kardeşlerini yitirmiş, Rıfat Bey ise hayat arkadaşını, can yoldaşı karısını toprağa vermiştir.
Kendi sorunları da vardır Rıfat Bey’in, kendi içinde çelişkilerle boğuşurken huzur evine yerleşmeyi düşünmektedir. Huzurevi yolunda “Herkes ait olduğu yere gidecek” derken Hejar’a aslında kendini kastetmektedir. Aksi ihtiyar, bir çocuğun elleriyle hayatı yeni baştan öğrenir sanki. Zaman geçtikçe Hejar, onun deyimiyle ‘inatçı’ Kürt’ten çok, bir çocuk olmaya başlar Rıfat Bey’in gözünde. Acıkan, bitlenen, tuvaleti gelen, salıncakta sallanmak isteyen, annesini özleyen, kedileri seven bir çocuk..
Keder ve yalnızlık ırk tanımaz..Hejar pasta yerken ağlamaya başlar, annesini özlemiştir, kendi diliyle konuşup onu anlayabilecek insanları özlemiştir. Rıfat Bey teselli etmeye çalışır ama anlamaz Hejar, ağlamaya devam eder. İhtiyar, önce sert çıkar ve “Ağlama, ne dediğini anlamıyorum çocuk, sus! ” der. Küçük Hejar ile diyalog kurmanın yegane şartı ise onun dilinde konuşmaktır ve evde Kürtçe konuşulmasına tahammül edemezken Sakine’yi arar:
 “Ağlama ne demek Kürtçede Sakine? ” diye sorar. Hangi dilde olduğu mühim değildir artık: “Negri, lütfen negri…”
Bir akşam yemeğinde ise efkârlanma sırası ihtiyardadır. Rakısından bir yudum alırken, salon duvarına asılmış olan karısının gençlik portresiyle göz göze gelir. Merhum eşi ve onu zor koşullarda okutan anası gelir aklına ve ağlar..Bu gözyaşları inatçı Kürt kızı Hejar'ın direncini kırar ve Rıfat Amcası’nın elini tutar ve ardı ardına bağırır: "Ağlama, ağlama!"
Filmde sınıf konusu ele alındığı gibi mükemmel bir aşk hikayesi yer almaktadır lakin biraz daha arka planda kalmakta Hejar ve Rıfat Bey'in ilişkisi yanında. Bazı gerçeklikleri görebilmemiz açısından mükemmel bir film ortaya çıkarmış Handan İpekçi, ellerine sağlık öyle güzel sunmuş ki insanın insanı epey düşündürüyor doğrusu, izlemenizi tavsiye eder iyi seyirler dilerim..

Filmlerle yaşamdan izlenimler ve 'ben'in varoluşundaki ötekleştirme..

Yazmaya nereden başlamalı bilmiyorum,bunca zamandır blog yazmayı geciktirmiş biri olarak artık bir yerlerden başlamak gerek diye düşünüyorum..Evet benim de söyleyeceklerim var!
İlerleyen günlerde başlıca ilgi alanlarım olan fotoğraf,sinema,sosyoloji,felsefe,matematik hakkında düşüncelerimi paylaşmayı planlıyorum fakat ilk olarak yazın Prof.Dr.Yusuf Eradam'dan aldığım "Representations of Other(s) in World Cinema" dersiyle ilgili çalışmalarıma öncelik vermek istiyorum.Filmlerin her biri itina ile çekilmiş,sinema tekniği kullanılmış olmasıyla birlikte konu içeriği de dolu olan filmler..Ortak noktaları ise ötekileştirmenin kadın ve çocuk üzerindeki etkisi.."Ötekileştirme" kavramı hayli ucu açık bir kavram, benim tanımıma göre kendi sahip olduğumuz vasıfları olması gereken statüsüne koyup diğer varlıkları 2.plana atmak, fakat tartışılası bir konu olduğu da aşikar.Çünkü varoluş felsefesi üzerine yapılan çalışmalarda "Eğer 'ben' kavramı ortaya çıkıyorsa mutlak surette 2. ve 3. şahıslar ortaya çıkacaktır dolayısıyla ötekileştirme doğanın kanunudur."diyen filozoflar da bulunmaktadır,bakış açısıyla ilgili 'ben' değil 'biz' diyen insanlar da mevcut diyerek Konfüçyüsçü bir yaklaşımı öngörecek olsam da günümüz dünyasında fazla ütopik oluyor doğrusu..
Konfüçyüs ve ötekileştirme konularına daha sonra değineceğim.Şu sıralar yaptığım felsefe tarihi hakkındaki okumaları ve mantıkla ilgili edindiğim bilgileri mutlaka paylaşmak istiyorum fakat biraz arşivden dosyaları paylaşayım,devamı gelecek :)