15 Haziran 2011

Noktalama İşaretleri

Fark ettim de ne kadar çok virgül ne kadar çok üç nokta kullanıyorum yazılarımda..Anlıyorum ki, noktalama işaretlerini kullanışımız da karakterimizi yansıtıyor..Bitmek bilmiyor söylemek istediklerim sıralıyorum peşi sıra, aklımda hep ya yanlış anlaşılırsam kaygısı var..Birbiriyle aynı anlama gelen ne kadar çok cümle kuruyorum, her biri birbirinden farklı üsluplarda..Bu da mı olmadı? Hım..E bunu denesek? babında..Sözcüklerin duyguları iyi ifade edemediğini düşündüğüm anlar geliyor,ne söyleyeceğimi bilemiyorum, o yüzdendir ki konuşurken bolca teklemem..Ya yanlış anlaşılır ya kendimi yanlış ifade edersem diye..Üç nokta var birde yoldaşım o benim, tamamlıyor sanki tüm eksikliklerimi..Konuşamadığım da ya da karşı tarafın beni anlamayacağını düşündüğüm anda geliyor aklıma; boşlukları sen doldur misali: Nasıl anlamak istiyorsan öyle algıla neticede anlatabildiklerimiz anca karşımızdakinin bizi anlayabildiği kadar..Üç nokta günlük yaşamda suskunluğu ifade ediyor aslında, derin bir sessizlik kaplar ya hani bazen her şey kifayetsiz kalır bazı anlarda işte o zaman üç noktalar giriverir hayatımıza..Anlatamayacağımı düşündüğüm pek çok çelişkim ve bir o kadar da çözümleyemediğim sorular  var, ondandır suskunluğum..Beynimin içini kemirir çoğu zaman, kendime susma hakkımı kullanamam çünkü..Bilirim olanı biteni, kayıtsız kalamam aslında; işte o anda tutar bir baş ağrısı, maksat bahanemiz olsun.. Uyusam geçer belki düşünceleri ile kimi zaman uykuya vururuz kendimizi o zaman da rüyalarımız bizi yalnız bırakmaz..Her daim yalnız olan biz aslında kendi ruhumuzun baş düşmanıyızdır da, her an gözler bizi..
Ya düşünceler insanı nasıl etkiler? Düşünceler ve mutluluk eş zamanlı mıdır? Düşündüğümüz zaman mutlu olamayız ya da mutlu olduğumuzda düşünme yetimizi yitiririz diye bir kaide mi var? Kim bilir..
Bazen mutlu olduğumda kendimi pişman hissediyorum ben (Belki de bana has garip davranışlardan biridir, toplumun anlayışında yer ettiği gibi pek de ‘normal’ biri sayılmam aslında..) ve etrafımdaki olumsuzlukları fark ediyorum anında, sanki suç işlemiş gibi asılıveriyor yüzüm..Görünüşten ziyade anlama önem veren birisiyim ben, pek fark etmem aslında etrafta ne olup bitmiş ama nasıl oldu? Ve nasıl bitti? Önemli olan budur..Aslında boşver olan olsun biten bitsin, üç maymunu oyna biraz..Görme, duyma,işitme! Doğru olanın bu olmadığına karar veriyor hemen ruhum, mutsuz olacaksın başkalarının mutsuzluğuyla diyor.. Alın yazımıza yazılmış bir kere diyip kaderci olacaksın diyor..Medyada yer alan dizilerden, okuduğumuz pek çok hikayeden de bize öğretilen bu değil mi aslında? Olanla yetinmesini bil ve kaderine razı gel, altı üstü sıradan bir insansın, ancak ve ancak mutlu insanları şık giyimleri, yeme-içme adetleri ile magazin sayfalarında görebilirsin, sen de kimsin ki? Tabii buna aldananlardan olmayı reddediyorsak (ki ben ediyorum) mutluluk kavramının arayışına gireriz..Mutluluk nedir? Benim mutluluk anlayışım bir çocuğun gülümsemesinde, kıvrımında yıllar biriktirmiş göz pınarında, dostun dokunuşunda, çiçeğin açışında, güneşin doğuşunda, mutluluk denizde ve özgürlükte..Mutluluk her daim bizimle aslında ama ‘ben’ mutluyken değil ‘biz mutluyken’ anlamlı yani mutluluk tekil değil çoğul bir kavram aslında..Hayata hayat katan her anda mutluluk bizimle !
HAYAT VAR   (MY ONLY SUNSHİNE)

     Koca gemilerin arasında ezilen kızın filmi...
     Aşkın var olmadığı bu zorlu, sert ve acımasız dünyada çocukluk ve kadınlık arasında sıkışıp kalan Hayat, yaşama sıkı sıkıya sarılır. Dünyadaki adaletsizliklere karşı cesaretini, dayanıklılığını ve umudunu yitirmez.
     Suskun bir yaşam sürer Hayat…Hayat akıp giderken, o ait olduğu hayatın girdabında çırpınr. Suyun üstünde yüzen bir tahta parçası gibi, süzülür çaresizce, yalnızlığı kanıksar. İçinde kopan fırtınalara her gün kulaklarına çalınan vapurların sesini andıran bir mırıltıyla göğüs germeye çalışır, derin derin nefes alır her zorlukta.. Sorumsuz bir baba, hayattan umudunu kesmiş yatalak hasta bir dede boşanıp yeniden evlenmiş,bebeğini büyütmeye çalışan Hayat’a karşı ilgisiz bir anne.. Herkes istismar eder onu; dedesi hizmet bekler, babası hizmet bekler. Şiddet yanlısı, anlayışsız öğretmeni ve okuldaki arkadaşlarının tutumu dolayısıyla okumak istemez, en önemlisi ise hayatında kimse tarafından sevgi görmemesidir. Babasının hediye ettiği  "I love you" diyen oyuncak bebeğiyle dahi sevgi arayışındadır adeta.. Ona gereksiz aşırı sevgi gösteren hayat kadını komşularından ise sürekli kaçar. Arada sırada babasını sormaya gelen "abi" onun tek muhabbet edebileceği insan neredeyse..

Çocuk olmamıştır Hayat, beşik ve emzik ister,çocuk olmak ister.
ilk reglini ve bakkal tarafından ilk tacizini yaşayarak, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşip, büyüyüp olgunlaşırken, kızlıktan kadınlığa geçişin sancılı sürecine göğüs germeye, varlığını sürdürmeye çabalar.

     Bakkal taciz ederken, anlar yanlış bir şey olduğunu, biraz daha çikolata alır bakkalın rafından ve olanı dedesine söylemez. Derin derin nefes alır, ağlamaz, ağlamak bilmez. Gözünden gelen yegane gözyaşını hemen siler avuç içleriyle. Ona “Ağlama” derler, kalkar ayağa, büyük bir olgunlukla “Ağlamıyorum” der.. Olgun olması gerektiğine inanır..

     Hayat gördüğü ilgisizlik ve yaşam kaygıları ile arabeski fark eder.. Film de zaman zaman  ‘dram’  timsali arabeskin  tınıları gelir kulağa..

"Ağlamak var, gülmek var
Sevilmek var, sevmek var,
Aldatmak var, yanmak var
Ne ararsan var bu dünyada.”

(Orhan Gencebay-Seveceksin)

Filmin sonuna geldiğimde, ekran karşısındayken bir tek şu soruyu sordum kendime ;
Hayat  gerçekten  var mı???
İKİ DİL BİR BAVUL (ON THE WAY TO SCHOOL)

     Film, ‘Horoz Kentli’ Emre öğretmenin Kürt köyünde geçirdiği bir ders yılını ve aynı coğrafyada iç içe yaşayıp farklı dilleri konuşan, tanışmamış ve tanıştırılmamışların, öğretmenine/öğrencisine yabancı olan insanların hikayesini anlatır. Mahçup bakışlı Rojdaların, Zilkiflerin  güzelliğini, saflığını "abc" yazılı yakalarıyla hem de..

     Çocuklar karşılarında öğretmen dedikleri, ne dediğini anlamadıkları ama çok saygı duydukları insana bakarlar. “Anlamıyonuz ki! Ben de sizi anlamıyorum zaten.." diyen öğretmen  çaresiz, Zilkif çaresiz.. Ana dilleri Kürtçe, Türkçe’ yi öğrenmeye çalışırlar ve öğrenmeye çalıştıkları dili bilinçli bir şekilde kullanamadan "Ne mutlu Türküm diyene" der varlıklarını Türk varlığına armağan ederler.. Tüm doğallığıyla çocuk gözünden : "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.."

     Öğretmen bazen ne yapacağını bilemez, öğrenciler ise konuşurken dahi çekingen.
Taşlarla örülü verimsiz topraklar,derdi tasası o günü tok ve huzurlu bitirmek olan insanlık..
Yere iki büklüm uzanmış ders çalışmaya çalışır çocuklar, Rojda ise pencereden sızan iki ışık arasında defterine yazı yazar..
     Ders yılı sona erdiğinde öğretmen memleketine gider ve çocuklar yine bildiği dilden konuşmaya devam ederler, resmi dil okulda kalır..
     Hepimizin varoluş hikayesi aynı, kimseye seçme hakkı tanınmıyor. Farklı coğrafyalarda farklı lisanların türediği aynı dünyanın aynı insanlarıyız.. Çocukluktan itibaren dilimiz aynı; derste kalemin arkasını kemirmek, sıra arkadaşıyla kalem boylarını karşılaştırmak, yakan top oynamak ve sıcak günlerde çırılçıplak, tüm zincirlerden, kimliklerden sıyrılarak dereye atlamak, hep neşe içinde kaygıdan ırak yaşamak..,.
     Öğrenci velilerinden biri çalışmak için başvurduğu işte eline doldurması için bir form tutuşturulduğunu anlatıyor:

--Kadın ana adı baba adı falan diye yazıyo bi de "Yabancı diliniz var mı? Biliyosanız kaç tane?" diyodu.. Ben dedim biliyorum 2 tane. Şaşırdı bu, “Gerçekten mi? Hangiler? Say bakıyım” dedi. Dedim bi Kürtçe biliyorum. “Onu geç o ana dilin” dedi. Bi de dedim Türkçe. Bu bi güldü. Dedim o da benim yabancı dilim, ben Türkçe’ yi 15 yıl sonra öğrenmişim bu şimdi yabancı dil değil mi?

Özgür Doğan’ın ‘Altin Portakal Ödülü’ndeki konuşmasından:
"Biz bu filmi öğretmenler ve öğrenciler için yaptık. Ana dilde eğitimin en temel insan hakkı olduğunu düşünüyoruz. Bu ödülü 14 yaşında ikinci bir dili öğrenemeden bir havan topu saldırısıyla yaşamını yitiren Ceylan Onkol' un anısına alıyoruz..."

(Filmde müzik kullanılmamasına rağmen Kültür Bakanlığı tarafından verilen en iyi film müziği ödülü ise düşündürüyor..)

12 Aralık 2010

Kaplumbağalar da Uçar (Lakposhtha Ham Parvaz Mikonand)

Yönetmen:Bahman Ghobadi

"En iyi film-Altın İstiridye" (52.San Sebastian Film Festivali) "Barış filmi ödülü”(Berlinale-2005)
"Jüri özel ödülü"(40.Chicago Film Festivali)
"Jüri özel ödülü"(2004 Tokyo Filmex Festivali)

2004 yapımı olan ve İran - Irak ortak yapımı olan filmde; Amerika'nın Irak'a müdahalesinden hemen önce, Türkiye - Irak sınırındaki bir mülteci kampında yaşayan ve mayın tarlalarında büyüyen, hiç çocuk olamamış ama büyümeye de fırsat bulamamış, dünyadaki yaşıtlarından çok farklı şartlar altında yaşayan bedenlerin hikayesi anlatılır. Bilhassa savaş sonrası çekilmesi sebebiyle; savaşın, toplum ve bireylerde (özellikle çocuklarda) sebep olduğu yıkımlara değinilir.
Kamptaki çocukların hayranlığını kazanmış olan Satellite’in liderliğinde toplanan tehlikeli kara mayınları, burada yaşayan çocukların tek geçim kaynağıdır. Kampa yeni gelen, savaşta yağmalama esnasında uğradığı tecavüz sebebiyle yaşamını sonlandırmaya çalışan fakat sorumluluklarıyla boğuşan  küçük  kız çocuğu 14 yaşındaki Agrin’e aşık olan Satellite, onun gözleri görmeyen küçük oğlu ve her iki kolunu da bir patlamada kaybetmiş abisinden oluşan ailesine yardım etmeye çalışır. Ancak acımasız koşulların içerisinde büyüyen, tecavüz sonucu dünyaya gelen oğlunun varlğı sebebiyle  Agrin’in tek isteği ölmektir.
Film sahnelerinden birinde Amerikanlar gelmektedir, halkta bir silahlanma söz konusudur.Satellite pazara gider ve “Amerikanlar geliyor bize gaz maskesi verin” der.

"Şu Amerikan işi olanlardan! "..

Bahman Ghobadi’nin yorumu:
“Amacım süper güçlerin ağır silahlarını Irak’a göndermesine sembolik ama sanatsal bir karşılık vermekti. Taşıdığım küçük DV kamera ile, birkaç hafta Bağdat’ta ve diğer şehirlerde gördüklerimi kaydettim.İran’a döndükten sonra beni Irak’ta mutsuz eden her şeyin filmini yapmaya karar verdim: Mayın tarlaları, sakat çocuklar, yakınlarını kaybetmiş insanlar, gitgide artan huzursuzluk... Savaş sanki yeni başlamış gibiydi. Irak’ta çekim izni almam üç ay sürdü. Küçük bir ekiple çekim yaptık. Dünya televizyonları savaşın bittiğini anons ediyordu, bense başrolünde Bush, Saddam ya da başka bir diktatörün olmadığı bir film çekmeye başlamıştım. Savaşın sonunda bu liderler dünya çapında medya yıldızıydılar. Kimse Irak halkından bahsetmiyordu. Halka ait bir tek resim yoktu. Sadece bir sürü gereksiz görüntü dönüp duruyordu. Bu filmde Saddam ve Bush yardımcı oyuncular. Öte yandan Irak halkı ve sokak çocukları başrolü oynuyor.Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum.”

Born İnto Brothels (Kalküta’nın Çocukları)

Yönetmen:Zana Briski & Ross Kauffman
Filmdeki kamera takip halinde; Red Light District'i simgeleyen kırmızı bir lamba, fonda sıvası yıpranmış bir duvar ve ampulün etrafında uçuşan sinekler..
New York’lu fotoğrafçı Zana Briski Hindistan-Kalküta'da Red Light District bölgesinde çalışan kadınların fotoğraflarını çekmek için başlar projeye, onlarla yaşadığı süreç içerisinde oradaki çocuklarla arkadaşlık kurar ve güvenlerini kazanır. Bir süre sonra bu çocuklara fotoğraf eğitimi vermeye başlar. Çocukların inanılmaz yetenekleri ile; çocuk gözünden sokak manzaraları, günlük yaşamdan enstantaneler ve kendi portreleri yaşam dolu biyografik bir belgesel olarak ortaya çıkar. Kalküta’nın genelevler mahallesinde yaşayan bu unutulmaz çocukların dünyaya yepyeni gözlerle bakmayı öğrenmelerinin çarpıcı ve duygu yüklü öyküsüdür.
Hikayenin kahramanları yaşları 10 ile 14 arasında değişen sekiz çocuk; Avijit, Gour, Kochi, Manik Puja, Shanti, Suchitra ve Tapasi..Çocukların fotoğraflar hakkındaki yorumları, ailelerine bakış açıları, hayattan beklentilerini anlatırken sarf ettiği cümlelerdeki yalınlık, samimiyet insanı şaşırtır. Her biri yaşları dolayısıyla içinde bulunmaları gereken masumiyetin çok ötesindeler. Yaşama inat, safiyane ama zengin dünyaları ile çaresizliklerini bilgece kabullenişleri insana çocuk olduklarını unuttururken sahile yaptıkları gezideki sevinçleri, denizi görünce yaşadıkları coşku ise çocuk olduklarını yeniden hatırlatır insana..
Halbuki çocuklar gelecek korkusu içindedirler, seks işçiliği anadan-kıza geçer, hiçbir okul bu mahalleden çıkan çocuklara eğitim vermez, ev temizliği gibi işlerde çalıştırılırlar. Briski, çocukları daha iyi bir geleceğe sahip olabileceklerine inandırıp okullara yazdırmaya çalışır, bizzat aileleri ikna eder, belgeler için bürokrasiye takılır ve okullara çocukları yazdırabilmek için uzun uzun dil dökmek durumunda kalır.
Avijit: "Geleceğimde umut göremiyorum"
Hayat şartlarındaki güçlüğün pek de etkilemediği neşeleri ve coşkuları Briski'nin hayatlarına girişiyle iyice artar. Akla gelebilecek en elverişsiz ortamda yetişmeleri sebebiyle kendi hayatlarına çıplak gözle bakmaktan yorulmuş çocuklara, dışarıdan bakabilecekleri bir araç verildiğinde ortaya çıkan güzelliklerle çocukların aslında neler yapabileceğini, hayal güçlerinin, yeteneklerinin ve zekalarının boyutunu anlatır.
Bir fotoğrafın bir çocuğun hayatında neler değiştirebileceği gözlemlenir. Aslında hayatı akışına bırakmamak gerektiğini, çabalamak gerektiğini gösteriyor bize, kaderleri belli olan çocuklara umut ışığı olan fotoğrafçı bir kadın, Zana Briski. Abidin Dino'nun mutluluk resmi ise tüm zorlukların içerisinde umut vericidir.. 
Ünlü fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson der ki; "Saniyenin bir diliminde bir olayı ve nesneleri organize olmuş formlar halinde görmek o olaya gerçek anlamını yüklemektedir."
Ne dersiniz çocukların çektikleri fotoğraflar olaylara yeterince gerçeklik yüklemiş mi?(!)

Büyük Adam Küçük Aşk

Yönetmen: Handan İpekçi
2001’de çekilen Türkiye-Yunanistan-Macaristan ortak yapımı film, aynı coğrafyayı paylaşan insanların dilleri farklı olsa da sevginin dilinin aynı olduğunu, 75 yaşındaki yargıç emeklisi Rıfat Bey ile yakınlarını bir polis operasyonunda  kaybeden  küçük   Kürt  kızı Hejar’ın öyküsünü anlatıyor.
Aynı evde iç içe yaşarken, birbirine bu kadar yabancı kalmış, tanışmamış ve tanıştırılmamışların hikayesidir..
Rıfat Bey’in karşı dairesinde militan görünüşlü ve polisi görünce silaha sarılan 2 kişi, onlara yardım etmeye çalışan bir avukat, ve amcası tarafından yoksulluktan kırılmasın diye o avukata bırakılan Hejar vardır. Evden üç ceset çıkarken Hejar saklandığı dolabın kapağını açar ihtiyatla, çatışmanın izleri vücudunda yürür, yargıcın temizlik işlerini yapan Sakine görür onu önce, sonra da Rıfat Bey. Evine alır küçük Hejar’ı ama Kürtçe konuşmaya başladığı an Rıfat Bey’in gözünde bir çocuk olmaktan çıkar. Kolundan yaralanmış, ölesiye korkmuş bir çocuk değildir artık o, bütün varlığı bir yana o bir Kürt’tür. Rıfat Bey ise öylesine milliyetçidir ki aslında bir Kürt olan Sakine bile Rıfat Bey’in korkusundan kızla Kürtçe konuşamaz. Dillerini bilmediği daha önce hiç tanımadığı insanların arasında yalnızdır Hejar..
Emekli yargıç son derece otoriter, cumhuriyet ilkelerine ziyadesiyle bağlı, milliyetçi duyguları hat safhada ve yalnız…Küçük bir kız, Kürt, olabildiğine inatçı, kimsesiz ve yalnız…Hejar köyünde anasını, babasını, kardeşlerini yitirmiş, Rıfat Bey ise hayat arkadaşını, can yoldaşı karısını toprağa vermiştir.
Kendi sorunları da vardır Rıfat Bey’in, kendi içinde çelişkilerle boğuşurken huzur evine yerleşmeyi düşünmektedir. Huzurevi yolunda “Herkes ait olduğu yere gidecek” derken Hejar’a aslında kendini kastetmektedir. Aksi ihtiyar, bir çocuğun elleriyle hayatı yeni baştan öğrenir sanki. Zaman geçtikçe Hejar, onun deyimiyle ‘inatçı’ Kürt’ten çok, bir çocuk olmaya başlar Rıfat Bey’in gözünde. Acıkan, bitlenen, tuvaleti gelen, salıncakta sallanmak isteyen, annesini özleyen, kedileri seven bir çocuk..
Keder ve yalnızlık ırk tanımaz..Hejar pasta yerken ağlamaya başlar, annesini özlemiştir, kendi diliyle konuşup onu anlayabilecek insanları özlemiştir. Rıfat Bey teselli etmeye çalışır ama anlamaz Hejar, ağlamaya devam eder. İhtiyar, önce sert çıkar ve “Ağlama, ne dediğini anlamıyorum çocuk, sus! ” der. Küçük Hejar ile diyalog kurmanın yegane şartı ise onun dilinde konuşmaktır ve evde Kürtçe konuşulmasına tahammül edemezken Sakine’yi arar:
 “Ağlama ne demek Kürtçede Sakine? ” diye sorar. Hangi dilde olduğu mühim değildir artık: “Negri, lütfen negri…”
Bir akşam yemeğinde ise efkârlanma sırası ihtiyardadır. Rakısından bir yudum alırken, salon duvarına asılmış olan karısının gençlik portresiyle göz göze gelir. Merhum eşi ve onu zor koşullarda okutan anası gelir aklına ve ağlar..Bu gözyaşları inatçı Kürt kızı Hejar'ın direncini kırar ve Rıfat Amcası’nın elini tutar ve ardı ardına bağırır: "Ağlama, ağlama!"
Filmde sınıf konusu ele alındığı gibi mükemmel bir aşk hikayesi yer almaktadır lakin biraz daha arka planda kalmakta Hejar ve Rıfat Bey'in ilişkisi yanında. Bazı gerçeklikleri görebilmemiz açısından mükemmel bir film ortaya çıkarmış Handan İpekçi, ellerine sağlık öyle güzel sunmuş ki insanın insanı epey düşündürüyor doğrusu, izlemenizi tavsiye eder iyi seyirler dilerim..

Filmlerle yaşamdan izlenimler ve 'ben'in varoluşundaki ötekleştirme..

Yazmaya nereden başlamalı bilmiyorum,bunca zamandır blog yazmayı geciktirmiş biri olarak artık bir yerlerden başlamak gerek diye düşünüyorum..Evet benim de söyleyeceklerim var!
İlerleyen günlerde başlıca ilgi alanlarım olan fotoğraf,sinema,sosyoloji,felsefe,matematik hakkında düşüncelerimi paylaşmayı planlıyorum fakat ilk olarak yazın Prof.Dr.Yusuf Eradam'dan aldığım "Representations of Other(s) in World Cinema" dersiyle ilgili çalışmalarıma öncelik vermek istiyorum.Filmlerin her biri itina ile çekilmiş,sinema tekniği kullanılmış olmasıyla birlikte konu içeriği de dolu olan filmler..Ortak noktaları ise ötekileştirmenin kadın ve çocuk üzerindeki etkisi.."Ötekileştirme" kavramı hayli ucu açık bir kavram, benim tanımıma göre kendi sahip olduğumuz vasıfları olması gereken statüsüne koyup diğer varlıkları 2.plana atmak, fakat tartışılası bir konu olduğu da aşikar.Çünkü varoluş felsefesi üzerine yapılan çalışmalarda "Eğer 'ben' kavramı ortaya çıkıyorsa mutlak surette 2. ve 3. şahıslar ortaya çıkacaktır dolayısıyla ötekileştirme doğanın kanunudur."diyen filozoflar da bulunmaktadır,bakış açısıyla ilgili 'ben' değil 'biz' diyen insanlar da mevcut diyerek Konfüçyüsçü bir yaklaşımı öngörecek olsam da günümüz dünyasında fazla ütopik oluyor doğrusu..
Konfüçyüs ve ötekileştirme konularına daha sonra değineceğim.Şu sıralar yaptığım felsefe tarihi hakkındaki okumaları ve mantıkla ilgili edindiğim bilgileri mutlaka paylaşmak istiyorum fakat biraz arşivden dosyaları paylaşayım,devamı gelecek :)